3 Ocak 2010 Pazar
HAYATTAN NE ÖĞRENDİM - Hz. MEVLANA
Sonsuz bir karanlığın içinden doğdum. Işığı gördüm, korktum. Ağladım.
Zamanla ışıkta yaşamayı öğrendim...
Karanlığı gördüm, korktum.
Gün geldi sonsuz karanlığa uğurladım sevdiklerimi. ..
Ağladım.
* * *
Yaşamayı öğrendim.
Doğumun, hayatın bitmeye başladığı an öldüğünü;
aradaki bölümün, ölümden çalınan zamanlar olduğunu öğrendim.
* * *
Zamanı öğrendim.
Yarıştım onunla...
Zamanla yarışılmayacağını, zamanla barışılacağını, zamanla öğrendim...
* * *
İnsanı öğrendim.
Sonra insanların içinde iyiler ve kötüler olduğunu...
Sonra da her insanın içinde iyilik ve kötülük bulunduğunu öğrendim.
* * *
Sevmeyi öğrendim.
Sonra güvenmeyi.....
Sonra da güvenin sevgiden daha kalıcı olduğunu,
sevginin güvenin sağlam zemini üzerine kurulduğunu öğrendim.
* * *
İnsan tenini öğrendim.
Sonra tenin altında bir ruh bulunduğunu. ..
Sonra da ruhun aslında tenin üstünde olduğunu öğrendim.
* * *
Evreni öğrendim.
Sonra evreni aydınlatmanın yollarını öğrendim.
Sonunda evreni aydınlatabilmek için önce çevreni aydınlatabilmek gerektiğini öğrendim.
* * *
Ekmeği öğrendim.
Sonra barış için ekmeğin bolca üretilmesi gerektiğini. ..
Sonra da ekmeği hakça üleşmenin,
bolca üretmek kadar önemli olduğunu öğrendim.
* * *
Okumayı öğrendim.
Kendime yazıyı öğrettim sonra...
Ve bir süre sonra yazı, kendimi öğretti bana.....
* * *
Gitmeyi öğrendim.
Sonra dayanamayıp dönmeyi...
Daha da sonra kendime rağmen gitmeyi...
* * *
Dünyaya tek başına meydan okumayı öğrendim genç yaşta...
Sonra kalabalıklarla birlikte yürümek gerektiği fikrine vardım.
Sonra da asıl yürüyüşün kalabalıklara karşı olması gerektiğine aydım.
* * *
Düşünmeyi öğrendim.
Sonra kalıplar içinde düşünmeyi öğrendim.
Sonra sağlıklı düşünmenin kalıpları yıkarak düşünmek olduğunu öğrendim.
* * *
Namusun önemini öğrendim evde...
Sonra yoksundan namus beklemenin namussuzluk olduğunu;
gerçek namusun, günah elinin altındayken, günaha el sürmemek olduğunu öğrendim.
* * *
Gerçeği öğrendim bir gün...
Ve gerçeğin acı olduğunu...
Sonra dozunda acının,
yemeğe olduğu kadar hayata da lezzet kattığını öğrendim.
* * *
Her canlının ölümü tadacağını,
ama sadece bazılarının hayatı tadacağını öğrendim.
****
****
Ben dostlarımı ne kalbimle nede aklımla severim.
Olur ya ...
Kalp durur ...
Akıl unutur ...
Ben dostlarımı ruhumla severim.
O ne durur, ne de unutur ...
MEVLANA
2 Ocak 2010 Cumartesi
Bir Zamanlar Maziye Bak
Bugünün karmaşa ortamında yaşayan talihsiz gençlerine, metroya göğüs göğüse girerken anlatıyorum. Hikâye gibi. “Bizim gençliğimizde tramvaylar vardı. Girince oturmazdık, nasıl olsa biraz sonra bir büyük gelecek diye. Maçlara giderdik. Şeref Stadı, Dolmabahçe, Fenerbahçe. Biletimizi alıp giriyorduk içeri. Yanımızda kim oturuyor, hangi takımı tutuyor, hiç böyle bir sorunumuz yoktu… Kavga yok, sopa yok, bıçak yok. Ayrı takımları tutanlar şakalaşıyoruz maçtan çıkarken. Kadırga talebe yurdunda kalıyordum. Çeşitli fakültelerden öğrenciler var, çalışıyor yoruluyoruz. İçimizden biri ‘Hadi çocuklar şöyle bir keyif yapalım, Beyoğlu’na çıkalım’ diyor. Sevinçle giyinmeye gidiyoruz. Hazırız, bir kişi eksik, o geliyor biraz üzgün. ‘Çocuklar ben sizinle gelemem, doğru dürüst bir gömleğim, kravatım yok’ diyor.”
Anlattıklarıma gençler gülüyorlar. Kadırga’da tren yolunu aşınca pırıl pırıl bir deniz, tertemiz. Atla içine, istersen sandalla açıl. Geceleri sandalla Çakıl Gazinosu’na uzanabiliyoruz. Müzeyyen Senar şarkı söylüyor orada, içeri giremeyiz ya. Ama onu denizden sandalda dinlememize kim engel olabilir? “Bir zamanlar maziye bak ne kadar şendik…” O aynı sandalla 1 Mayıs’ta kürek çekerek adalara gidip geliyoruz. Kayıkçılar deli olacaktı bu cüretkârlığımız karşısında. Kadırga yokuşunu tırmanıp tıp fakültesine varınca dünyanın ünlü bilim insanlarını dinliyoruz. İstanbul Üniversitesi Alman faşizminden kaçan bu büyük bilimcilere kucak açmış. Ne kadar şanslıyız. Eric Franc’ı, Winterstein’ı, Schawartz’ı dinlemek ne ayrıcalık!..
Çocuklar, daha gerilere gidersek çocukluğumda Urfa’da tiyatro seyrediyoruz, yüzme yarışları izliyoruz. Annemin ve babamın da aralarında olduğu o eli öpülesi öğretmenler sahnede… Schuman, Offenbach, Schubert fon muziği. Kim Türktür, kim Kürt, kim Arap, kim Yahudi, yok böyle bir soru. Ne bileyim ben, etnik kökenimi niye araştırayım? Annem gâvur İzmir’den gelmiş, babamın sülalesi Divriği’den… Emperyalizme karşı hep birlikte ilk bağımsızlık savaşını vermiş Anadolu halkındanım, övünüyorum bununla. Cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal bir ümmet toplumundan bir ulus yaratmış. Buna Türk milleti deniyor, alt kimlik üst kimlik yok o yıllarda. Türkiye Cumhuriyeti’nin yasalar önünde eşit vatandaşları var. İnsanım her şeyden önce. İnsan gibi yaşamak istiyorum, uygarca, sömürüsüz bir dünyada… Atatürk adı verilmiş mucize bir insan var tüm cihanda saygı uyandıran. “İnsanlık idealinin âşık ve mümtaz siması…” O bize yüzyıllarca yoksun kaldığımız çağdaşlığın, aklın, bilimin yolunu gösteriyor. Anzaklara seslenerek hümanizmin en yüce örneğini veriyor. Çocuklar, şu elimde tuttuğum Cumhuriyet gazetesinin tirajı yıllar içinde 120 bine çıkıyor. Bu gazete aklın, bilimin, uygarlığın, sanatın, emeğin, emekçinin savunucusu. Onun için de Atatürkçü. İnsanlarımızın çağdaşlığa özlemi var, yavaş yavaş bir ümmet toplumu olmaktan kurtuluyoruz, birey yaratıyoruz. Özgür düşünebilen bilinçli yurttaş yetiştiriyor Türkiye Cumhuriyeti. Evet, sonra ne oluyor da bugünkü büyük kargaşanın, büyük kaosun içine düşüyoruz?.. Bu uzun bir hikâye çocuklar. Çok partili düzene nasıl girdik? Aydınlanma, çağdaşlaşma çabaları nasıl engellendi, hangi uğurda yapıldı bu? İktidara gelenler Türkiye’yi 60 yıldan beri nasıl yönettiler? Köy Enstitüleri, Halkevleri yıkılmasa, öğretim birliği yok edilmese idi, toprak reformu yapılsa, feodal düzene son verilseydi bugünlere gelir miydik?.. Ülke nasıl böyle kamplara bölündü?..
Yakın tarihimizi çok iyi okumanız, öğrenmeniz lazım çocuklar. Onu size okullarda anlatmıyorlar, Kurtuluş Savaşı nasıl verildi, hangi koşullarda, cumhuriyet devrimleri nasıl gerçekleştirildi, öğrenmiyorsunuz… Onun için bugünü iyi değerlendiremiyorsun uz. Çağdaş değerlerden, aydınlanmadan, bağımsızlık ülküsünden uzak düşmüş, koltuk ve iktidar düşkünü politikacılar bu güzelim ülkeye ve onun halkına çok pahalıya mal oldular ve olmakta devam ediyorlar. Bugün çok sözü edilen askeri darbeler bu politikalardan bağımsız değildir. Bu kâbustan, bu karanlıktan çıkmamız lazım, sizin kuşaklara büyük görev düşüyor...
http://www.ilk-kursun.com/2009/12/bir-zamanlar-maziye-bak/
20 Aralık 2009 Pazar
13 Aralık 2009 Pazar
Ot İçen Var mı?... ERDAL ATABEK
Bu soruyu ‘50 Cent’ adlı müzik grubunun solisti izleyicilere soruyor.
Yer, Turkcell Kuruçeşme Arena gösteri alanı.
İzleyiciler, büyük çoğunluğu 20 yaşın altında gençler.
Büyük bir kalabalık var. Grup coşkuyla destekleniyor.
Fakat soru netameli türden.
‘Ot’, burada yasak.
Hiç katılım olmayınca, soru yineleniyor:
‘Hey, aranızda hiç ot içen yok mu?’
Çekingenlikle kalkan 15-20 el hemen geri çekiliyor.
Ot, Amerika’da üzerinde pek tartışılmayan bir uyarıcı.
Amerika kokain bataklığına saplanmış.
Ne yapsalar lise öğrencilerine kadar yayılan soruna çözüm bulamıyorlar.
50 Cent solistinin sorusu bir şaka.
Gençlere atılan bir yakındaşlık bağı.
Konser büyük bir coşkuyla bitiyor.
Ünlüler de orada.
‘Gençler nerede’ diye merak edenlere duyurulur.
Gençler orada.
***
Merak ederiz.
Önceleri panelleri dolduran gençler nerede?
Edebiyat toplantılarında göremediğimiz gençler nerede?
Klasik müzik konserlerinde neden gençleri göremiyoruz?
Nerede gençlerimiz?
***
Futbol karşılaşmaları genç izleyicilerle dolu. Oradalar.
Rock konserleri geceden çadır kuran gençlerle dolu.
Rapçilerin konserleri gençlerle dolu.
Popstar yarışmaları gençlerle dolup taşıyor. Oradalar.
Gençleri arıyorsunuz değil mi?
150 kişinin alınacağı açıklanan kadro sınavlarına gidin.
Binlerce genç orada sıra numarası alıyor.
Maden işçisi olmak için üniversite mezunları sırada.
ÖSS sınav salonlarına bakın. Gençler orada.
Bir buçuk milyon genç sınava giriyor.
30 sorudan 15’ine doğru yanıt veren yok.
Matematik 1 ortalaması sadece 9 (yazıyla dokuz). Üçte birini bulmuyor.
Fen Bilgisi 1 ortalaması 4 (yazıyla sadece dört). Doğru yanıt beşe bile ulaşmıyor.
Türkçe ortalaması 14.1. Doğru yanıt yarısına ulaşamıyor.
Otuz öğrenci birinci, ikinci.
Otuz bin öğrenci sıfırcı.
Otuz bin öğrenci, tek bir soruya bile yarım puan verilecek doğru yanıt veremiyor.
Otuz bin lise öğrencisi.
500 öğrencisi olan altmış lise, bir soruya doğru yanıt veremeyen öğrenciyi mezun ediyor.
Bu otuz bin öğrenci lise mezunu oluyor.
Ne yapacaklar?
Nerede iş bulacaklar?
Nasıl para kazanacaklar?
Özsaygıları ne olacak?
Nereden özdeğer kazanacaklar?
Özgüven kaynakları ne olacak?
Bir milyon işsiz genci olan Türkiye.
2008 yılının 3 milyon 776 bin işsizin bir milyonu genç.
İşsiz, aşsız umutsuz bir milyon genç.
***
Okullar sıkıcı ama futbol eğlenceli.
Matematik neye yaracayacak belli değil, ama eğlence çok yarayışlı.
Fen pek zahmetli de, hoplayıp zıplamak iyi geliyor.
Yarısı Türkçe yarısı İngilizce idare ediyoruz.
Ne Türkçemiz tam ne İngilizcemiz.
Ot içenimiz var mı bilmiyorum ama, zokayı yutanımız çok...
ERDAL ATABEK - 20/07/2009 - (2000’Lİ YILLARDA - Cumhuriyet)
7 Aralık 2009 Pazartesi
Saat Kaç?.. İlhan Selçuk
10 Kasım 2009
Atla deve değil, gözünüzde büyütmeyin, insanlık tarihini ele alırken dönüm noktaları vurgulandı mı iş kolaylaşır…
Geçmişte insanın tohumlanmasından sonra başlayan göçerlik süreci insanın toprağı tohumlamasına dek sürdü…
Sonra?..
Bir arada yaşamanın zorunlu kıldığı kurallar devlet düzenini ortaya çıkardı…
Sonra?..
Akıl devreye girinceye dek devlet düzeni inançla, dinle özdeşti…
Ne zamana kadar?
*
Tarih krallar, imparatorlar, şahlar, padişahlar, savaşlar, istilalar falan, filan meşheri…
Ezber.. ezber.. ezber..
Canımıza okunuyor…
Tarihin anlamını açıklamadan öğrenciye yaşanan olayları ezberletmek, belleğe işkencedir…
Başlangıçtan 1789’a dek geçmişte kurulan tüm devletler dincidirler…
İster Hıristiyan olsun..
İster Müslüman..
İster başka dinden..
Ne olursa olsun..
Ne fark eder ki?..
İnsan birey değil, kuldu geçmişte; kralın, imparatorun, senyörün, padişahın, prensin, şahın emrinde kul…
*
Koskoca tarih kapsamında insan bilim devrimiyle birlikte sanayileşme sürecine girmiş; ‘Rönesans’ı, ‘Reform’u, ‘Aydınlanma’yı yaşayarak laikliği benimsemiş, demokrasi düzenini kurmuş…
Nerede?..
Hıristiyanlık dünyasında!..
Nerede?..
Avrupa’da..
Ya İslam coğrafyasında ne var ne yok?..
Dinci devlet sürüyor…
Ve sürmekte..
*
Bir tek istisna Türkiye!..
Ve müstesna Atatürk !..
Ülkede en bilimden uzak kişinin bile bu olanağanüstü durumu öğrenmesi, bilmesi, kafasına çakması geleceğimizin güvencesi için gerek…
*
Batı‘daki gibi bilimsel devrim, Reform, Rönesans, sanayileşme, Aydınlanma evrelerini yaşamadan çağdaşlaşmak için, hem emperyalizme karşı ulusal kurtuluş savaşı veren, hem savaşı Aydınlanma Devrimi’ne dönüştürerek laik Cumhuriyet devleti kuran lider Mustafa Kemal Atatürk’tür…
Ve bu nedenledir ki Türkiye bugün Avrupa Birliği’ne üye olabilecek kimliğe erişmiştir.
Gireriz, girmeyiz..
O başka iş!..
*
Reform, Rönesans, Bilimsel Devrim, sanayileşme, endüstri burjuvasının ve proletaryanın oluşmasıyla tabandan tavana doğru dinci devleti yıkarak laikliği benimsemek ve demokrasiye geçmek bir başka tarihsel süreç…
Emperyalizme karşı Milli Kurtuluş Savaşı’yla tavandan tabana laiklik ve demokrasiyi kurmak bir başka tarihsel süreç…
Atatürk zorunlu olarak ikinci süreci yeğledi ve hayata geçirdi…
Tarihte bir eşi daha yoktur…
Laik Türkiye Cumhuriyeti’nin de tarihte ve günümüzde bir eşi daha yoktur…
*
Her devrimin ‘eşyanın tabiatı icabı’ bir karşıdevrimi oluşur…
Bugün Türkiye’de imam okulunda şartlanmış bir kişinin iktidara oturması karşıdevrimin başarısını vurgulamaktadı r…
Karşıdevrim tabanını oluşturdu, iktidara geçti…
Biz buna karşı ne yapıyoruz?..
Türkiye bugün uygarlık kapsamında topun ağzındadır…
Dinci devlete geri dönüşü savunan partiler, gazeteler, televizyonlar, tarikatlar, cemaatler, kurumlar, okullar seferberlik durumundadırlar…
Tümü de Atatürk düşmanıdırlar…
İnsanlık tarihinde bir olağanüstü uygarlık devrimini gerçekleştirmiş kişiyi yıkmak istiyorlar…
Evet, tekrar soruyorum: Biz bu seferberliğe karşı ne yapıyoruz?..
Türkiye topun ağzındadır..
Top ne zaman patlayacak?. .
Saat kaç?..
(10 Kasım 2006 tarihli yazısı)

