10 Kasım 2010 Çarşamba

KALPAKLI SÜVARİ

Gecenin arkasında bir yerde,
Ufaldıkça gaz lambaları,
Nehrin omuzlarına yaslanıp
yaşlı ve dindar
Yalnızlıktan soğumuş dağlar,
Kalpaklı bir süvari dolaşırmış gizlilerde,
Köylüler böyle diyorlar,
Yatsıları...

Nal sesleri duyulur mu yağmur olursa
Ne mümkün
En usul havalarda duyulacak
Erzurum'a doğru şah damarın oynar gibi,
Gören eden yok, her nasılsa
Kalpaklı olduğunu biliyorlar.

Bir elinde kılıç, bir elinde sancak,
Kemah köylüğünde,
Fakir fukaraya azık dağıtasıymış,
Üçer arşın kefenlik,
İçlik ve mintan,
Birer kese sarı lira cep harçlığı,
Olur mu  olmaz mı
Orası bilinmiyor...

Tılhas'ta bir kağnıya  dokunmasıyla
bir ne halsa,
Araba traktöre tebdil olmuş
Allah tarafından.
Tercan toprağındaki kerametini
Anlata anlata bitiremiyorlar.
Köylüler böyle diyorlar...

Gecenin arkasında bir yerde,
Ufaldıkça gaz lambaları,
Nehrin omuzlarına yaslanıp
yaşlı ve dindar,
Yalnızlıktan soğumuş dağlar,
Kalpaklı bir süvari dolaşırmış
gizlilerde,
Köylüler böyle diyorlar  
yatsıları...

Kemal Paşa'dır diyorlar...
                             

9 Kasım 2010 Salı

10 Kasım


20/12/2004 tarihli iletimdir (Süyün)
Takvim belki  10  Kasım’ı göstermiyor ama her gün bir kere daha kaybettiğimiz değerlerimizle tekrar tekrar yaşıyoruz 10 Kasım’ın derin acısını .Bu yazıyı Atamızı kaybedişimizin yıldönümünde yazmıştım ama bugünün 20 Aralık olması yalnızca takvim üzerinde değiştiriyor herhalde zamanı .1938’in 10  Kasım’ından beri bize hiç güneş doğmadı ki sabah olsun, gün dönsün, yeni bir güne devretsin .
Bir alagün içerisinde yaşamaya mahkum edilmişiz .Güneşimizin önüne bulutlar konulup bizi aydınlatmasına engel olunmaya çalışılarak .Ve bugün canım istedi paylaşmayı .Paylaştıkça çoğalacağına inanarak

  Bugün On Kasım.
Yıkımların en büyüğünü yaşadı bundan yıllar önce tüm Türkiye .Ve hala o yıkıntıların arasında sesimizi duyurmaya çalışıyoruz o günden bugüne .
   Sesimizi duyan var mı ?Hayır !
 Birisi vardı sesimizi duyan ,hatta o sesi çıkartmamızı sağlayan ,bir milletin içten içe attığı çığlıkları dışarıya yansıtan ,hayatta kalmamız için hayatını gözden çıkaran ,sesimiz ,soluğumuz , dünümüz bugünümüz ve yarınımız olacak olan bir kişi vardı onu da altmışbeş sene önce kaybettik .
    Evet kaybettik .Hiç kimse şimdi bana o bizim kalbimizde yaşıyor ,bıraktıkları ufkumuzu aydınlatıyor şeklinde muhalif cümleler kurmaya çalışmasın .Daha doğrusu kimse kendini kandırmasın .Çünkü kalpte yaşatmak yetmiyor bazen .O kalbi sunabilmek önemli olan korkusuzca .Bir fikri taşıyabilmek yeni ufuklara .
    Görünüşte herkes Atatürkçü .Ama kaç kişi hesabını soruyor ona küfredenlerin ,onun üzerine titrediği cumhuriyetimize küfredenlerin afla birlikte dışarı çıkmasının .
  
Yavaş yavaş uyutulan bir topluluğuz artık, millet olmaktan çok uzaklarda .Bir şekilde kışkırtılmış, bölünmüş, gençleri bile zıt kulvarlara çekilmiş, kimliklerimizin önüne sağcı,solcu damgası basılmış, kim vurduya giden canların ardından biraz daha sessiz kalmaya alıştırılmış bir toplumuz .
     Işıklarımız birer birer sönüyor hiç kimse bu gidişe bir dur diyemiyor.  Uğur Mumcu'nun ,Ahmet Taner Kışlalı’nın, Necib Hablemitoğlu'nun katilleri hiç bir şekilde bulunamıyor, yakalananlarda afla salınıveriliyor ,olmadı uyum yasaları adında yeni kılıflar uydurularak özgür bırakılıyor. Aslında bütün değerlerimize içten içe çok sağlam küfürler ediliyor .Susuyoruz .
      Karanlığa yavaş yavaş alışıyor gözlerimiz, sönen her bir ışıkla ve uyutulmaya çalışılıyor bir millet. Öyle uygunki ortam uykuya .Karanlık ,ısınmış bir ortam yaratılıyor. Tüm bu nedenlerden dolayı hareketleri kısıtlanmış bireyleriz herbirimiz .
       Söz hakkı hep kürsü sahiplerinde ,mevki sahiplerinde .Onlar konuşuyor biz dinliyoruz .Yanlış yada doğru, kaçımız sorguluyoruz, kaçımız karşı çıkıyoruz .Yıpratılmış o kadar çok hayat var ki .Hangi birinin hesabını sorabiliyoruz .Hep korkutuluyor gözümüz işle ,notla .Susturuluyoruz .
        Peki nasıl oluyorda bu kadar karanlık adamlar tarafından güdülüyoruz ?Nasıl oluyorda sönen her bir ışığa karşı bir mum yakamıyoruz ?Verdimse ben verdim diyen başbakanların, cumhurbaşkanlarının güdümü altında, benim memurum işini bilir sözüyle, devletin kendi organlarının kanatılmasına izin veriyoruz .
        Sonra On Kasımlar geliyor izindeyiz Atam diyoruz.
İzine çıkmak için erken değil mi? Görevlerimiz bitti mi? Daha aydınlık bir Türkiye için çalıştık,yorulduk mu? Hangi izin öyleyse bu ?Bilmiyorum .
        On Kasımlar matem havasında geçmesin demiş zamanında bir bilen .Her
konuşmanın, her şiirin ardına alkışlar ekleniyor şimdilerde.Özümseyemedik hala kaybettiklerimizi .Yada özümsenmesini istemiyor birileri .
       Kaybolan ışıklarımız ,itibarımız ve yavaş yavaş yok olmaya başlayan insanlığımız
       Şehit aileleri aç ,çocukları babasız ,eşleri erkeksiz ve bir hain imralıda karnı tok sırtı pek emirler yağdırıyor  hala .
Baklava çalan çocuklar taşıyor cezaların en ağırını sırtlarında, bankaları hortumlayanlar devlet arazilerine kondurdukları saraylarında .
      Binlerce aç çocuk sokaklarda suçla savaşıyor .Böbrek mafyasının elinden ,sapıkların elinden kurtulmaya çabalıyor ve devletin hapisinde güven içinde büyüyen bir bebeğe olan acıma duygusu bu bebekle birlikte milyonu bulan suçluyu da affettiriyor, daha çok korksun diye güvenden yoksun insanlarımız .
       Kimse boş bir arsada tecavüze uğrayıp kafasına taşla vurulmak suretiyle öldürülen çocuğu hatırlamıyor ,doksanlı yıllarda televizyonlarda her akşam görmeye aıştığımız ama her görüntüde kor gibi yandığımız ,göz yaşı akıttığımız bebek cesetlerini hatırlamıyor.
        Nedense kimse suçsuz yere kaybettiklerimize üzülmüyor onlar için bir adım atmak yerine, biraz daha geriye götürmek istercesine,  geçmişte yolumuzu kesen, hızımızı kesen dikenli telleri atıyor etrafımıza .Çevresi tel örgülerle örülmüş bir hayat yaşıyoruz .Büyük adımlar atamadan ,kolumuzu ileriye doğru uzatmadan kafamızı bile fazla kaldırmaya korkarak yaşıyoruz.
        Birileri AB ye girmek istiyorsanız Atatürkçülükten vazgeçmek zorundasınız diyor ve biz o AB ye girmek için fırsat kolluyoruz .
       Ve bugün gelmiş kalbimizdesin diyoruz .
Yetmiyor .  
Süyünbike….                                                                     10.11.2004

4 Kasım 2010 Perşembe

ŞU İNSANOĞLU


İnsanoğlu bir gün virgülü kaybetti ; bütün söyledikleri birbirine karıştı.
Noktayı kaybetti ; düşünceleri uzayıp gitti , ayıramadı onları.
Ünlem işaretini kaybetti bir gün de ; sevincini, öfkesini, tüm duygularını yitirdi.
Soru işaretini kaybettiği gün de soru sormayı unuttu.
İki noktayı kaybetti bir başka gün ; hiçbir açıklama yapamaz hale geldi.
Yaşamının sonuna geldiğinde elinde yalnızca tırnak işareti kalmıştı ; “ İçinde de başkalarının düşünceleri vardı yalnızca.”

(03.02.2002 tarihli Açık Pencere-Melih Aşık yazısından )

2 Kasım 2010 Salı

KADER ------ Yokluk Tamircisi

Deniz kıyısında bir ihtiyar taşçı kayayı yontmaktadır.  Güneş onu yakıp kavurur. O da Tanrıya yakarır keşke güneş olsaydım diye. "Ol" der Tanrı. Güneş oluverir. Fakat bulutlar gelir örter güneşi, hükmü kalmaz. Bulut olmak ister. "Ol" der Tanrı. Bulut olur. Rüzgâr alır götürür bulutu, rüzgârın oyuncağı olur. Rüzgâr olmak ister bu kez.  Ona da "Ol" der Tanrı. Rüzgâr her yere egemen olur, fırtına olur, kasırga olur.Her şey karşısında eğilir. Tam keyfi yerindeyken koca bir kayaya rastlar. Ordan eser burdan eser, ama kaya banamısın demez! Bildiniz, Tanrı kaya olmasına da  izin verir. Dimdik ve güçlü durmaktadır artık dünyaya karşı... Ama sırtında bir acı ile uyanır.... Bir ihtiyar taşçı kayayı yontmaktadır. ( Kaderini sev ! Belki seninki en iyisidir...) 
      
"Amor Fati - Nietzsche "

****************************************** 


Mailime gelen bir fotoğraf ve altındaki yazıyı da paylaşmak isterim.... Bana gönderenin ve fotoğrafın asıl sahibinin affına sığınarak.....


-->
Yokluk Tamircisi

" Bu da mi tamir edilir, deme evlat.
Garibin neyi kaldi soguk kuyu lastik ayakkabisindan gayri ?"


29 Ekim 2010 Cuma

En Büyük Bayramımız Kutlu Olsun


"Bir zamanlar gelir, beni unutmak veya unutturmak isteyen gayretler belirebilir. Fikirlerimi inkâr edenler ve bana taan edenler çıkabilir. Hattâ bunlar benim yakın bildiğim ve inandıklarım arasından bile olabilir. Fakat, ektiğimiz tohumlar o kadar özlü ve kuvvetlidir ki, bu fikirler, Hind'den, Mısır'dan döner, dolaşır gene gelir, feyizli neticeleri kalpleri doldurur!"
1937, Atatürk
(Münir Hayri Egeli'nin hatıratından)





''Büyük Ata'nın sonsuzluğa karıştığı tarihte, nüfusumuz şimdikinin yarısından biraz aşkın, fabrikalarımız, yollarımız,
okullarımız, üniversitelerimiz şimdikinden çok eksikti. Gazetelerimizin sürüm tutarı şimdikiyle karşılaştırılınca oyuncak
denecek kadar azdı. Fakat bütün bu saydıklarımızın hepsinden önemli olan tek bir şey şimdikinden on kat, yüz kat güçlü idi:
Ulusal ruh ve ulusal bilinç.''

Ord. Prof. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu