1 Eylül 2012 Cumartesi

Çivi


Bir zamanlar oldukça kırıcı karaktere sahip bir çocuk vardı. Bir gün babası çocuğa bir çuval dolusu çivi vererek, her sinirlendiğinde ya da birisiyle münakaşa etmek durumuna geldiğinde bahçe çitine bir çivi çakmasını söyledi.

Birinci gün çocuk bahçe çitine tam 37 çivi çaktı.
İlerleyen haftalar içinde çocuk, kendisini kontrol etmeyi öğrenmeye başladı ve bahçe çitine çaktığı çivi sayısı hergün azalmaya başladı. Sonunda çocuk, her sinirlendiğinde bahçe çitine çivi çakmanın onu rahatlattığını ve kendisini kontrol etmesini kolaylaştırdığını farketti.
Ve nihayet çocuğun bahçe kapısına çivi çakmaya ihtiyaç duymadığı gün geldi.

Hemen babasına gitti ve bugün bahçe kapısına hiç çivi çakmadığını söyledi.

Babası ona bu kez de, bahçe kapısına çakığı çivilerden her gün bir tanesini sökmesini söyledi.  Çocuk sevincini ve kızgınlığını kontrol etmeyi başarmıştı.

Uzun günler sonra çocuk babasına gelerek bahçe kapısındaki tüm çivileri söktüğünü söyledi.
Babası oğlunu bahçe kapısının önüne götürüp dedi ki:
‘Oğlum, sen iyi bir iş başardın. Ama bir de şu kapıda bıraktığın deliklere bak. 
Bu kapı artık asla eskisi gibi olamayacak.
Birisiyle kavga ettiğin ya da kalbini kırdığın zaman, o kişide tıpkı bu delikler gibi bir yara açmış olursun.
Birisini kırabilir ve sonra da özür dileyebilirsin.
Fakat o yara her zaman kalacaktır.  
Defalarca özür dilesen de o yara kalıcıdır.
Birisini kelimelerle yaralamak, o kişiyi fiziksel olarak yaralamak kadar kötüdür.’


Dostlar ender bulunan mücevherlerdir.
Onlar seni mutlu eder ve destek olur.
İhtiyacın olduğunda seni dinlemeye hazırdırlar.
Her zaman arkandadırlar ve yürekleri sana açıktır.
Dostlarına onları ne kadar sevdiğini göstermelisin…



‘Dostluğun en iyi yanı, sırlarınızı açabileceğiniz birisi olmasıdır.’
(Alessandro Manzoni)

30 Ağustos 2012 Perşembe

. . .



. . .

9 Ağustos 2012 Perşembe

İnsan sevdiğine götürdüğü şeyi sayar mı hiç?


Birgün yaşlı bir derviş, bir kucak dolusu elma ile bayırlar aşan bir genc kıza rastlamış...
Bozkırın sıcağında yorgunluktan al almış kızın yanakları.
"Nereye gidersin? Ne doldurdun kucağına?" diye sormuş derviş.
Uzak bir tarlayı işaret etmiş kız.
"Sevdiğim çalışıyor orada. Ona elma götürüyorum."
"Kaç tane" diye soruvermiş baba derviş.
Kız şaşkın:
"İnsan sevdiğine götürdüğü şeyi sayar mı hiç?"
Usulca kırıvermiş elindeki tesbihi derviş..!

20 Temmuz 2012 Cuma

Küçük Şeyler

Maillerime düşen bir güzel yazıyı daha paylaşmak istiyorum...

* * *

Bazen insan kaybetmekten korkar.
Bazen de kendini sahip olduklarından ötürü o kadar şanslı sayar ki kaybetmekten hiç korkmaz.
Aslında bu iki duygu, sahip olduklarımız ya da olmadıklarımızla ilgili değildir.
Bu iki duygu, tamamen bizim hayata bakışımızla ilgilidir.
İnsan, kaybetmekten korkmadığı an çevresine bakmayı öğrenmiş, sahip olduklarının farkına varmış demektir.

Sahip olduklarımız;
Ay ışığının aydınlattığı güzel bir gece,
Radyoda rastgele çıkan güzel bir şarkı,
Sevdiklerinin, ailenin yanında olması,
Gözgöze geldiğinizde gülümseyen insanlar,
Yağmur sonrası toprak kokusu,
Gece çimlere uzanıp yıldızları izleyebilmek,
Ürkütücü olsa da gecenin uğultusunu duyabilmek olabilir...

Sahip olduklarımız küçük ya da büyük şeyler olabilir.
Önemi yoktur(!) Biliyor musunuz, bazen büyük acıları küçük şeyler unutturur.
Çünkü kırılmış bir kalp, en küçük parçasından başlar kendini onarmaya.
Önce küçük parçanızı yapıştırın...
Büyük kırığınızı en sona bırakın,
Göreceksiniz ki küçük mutluluklarla tüm kırıklıklarınız gitmiş, büyük parça ebediyen onarılmış olacak sonunda...
Öyle büyük şeyler de istemeyin hayattan.
Sabah uyandığınızda işe geç kalmamak, büyük mutluluk olsun sizin için.
Eve yorgun geldiğinizde ayağınızı uzatıp, en sevdiğiniz parçayı çalmak büyük huzur olsun sizin için.
Gece yatağınızdayken düşüneceğiniz insanların olması hayata bağlasın sizi.

Ortaçgil sever misiniz? ''Küçük Şeyleri'' dinleyiniz ve düşününüz öyleyse...
''Hep küçük şeyler bizi usandıran
Küçük şeyler bizi utandıran
Hep küçük şeyler küçük şeyler bizi yarıştıran
Küçük şeyler bizi uzlaştıran
Küçük şeyler hepsi de küçücük şeyler
Bizi yönlendiren, sevindiren, düşündüren
Hep kısa anlar, mutluluklar
Hayal görür uzun zamanlar
Hep kısa anlar karar verdiğimiz
Sonra günler boyu neden diye düşündüğümüz
Kısa anlar hepside kısacık anlar
Bizi yönlendiren, sevindiren, düşündüren
Hep büyük düşler, büyük düşler peşinde koştuğumuz
Sonra nerdeyiz diye içinde kaybolduğumuz
Hep büyük düşler elimle tutamadığım
Hiç görmediğim, yaşamadığım
Büyük düşler hepsi de küçücük şeyler
Bizi yönlendiren, sevindiren, düşündüren
Hep küçük şeyler bizi savaştıran
Küçük şeyler bizi barıştıran
Hep küçük şeyler seni sevdiğim
Küçük şeyler seni üzdüğüm
Küçük şeyler hepsi minicik şeyler
Bizi yönlendiren, sevindiren, düşündüren''


Cagil Fenike

17 Haziran 2012 Pazar

Kısa Kısa....


Ertelemek, yaşamın mayasını kaçırır.
Kızdıysan bağır, sevindiysen söyle, acıktıysan ye, uykun geldiyse yat, özlediysen
arkasından koş, sıkıldıysan çarp kapıyı çık, konuşmak istiyorsan konuş.

Sonraya ertelenen ne varsa ruhunu, kokusunu, tazeliğini, öz suyunu yitirir…
Söylenmeyen sözler de zaman aşımına uğrarlar…

Yaşlanmaya benzer bu: Sözcükler de büzüşüp, küçülürler.
Geriye dönüş yapıldığında o vurucu gücü, etkiyi beklemek hayaldir.

Ferhan Saylıman’ın  ‘Hiçlik’  adlı romanından..









“Sevdiğin insana söylemek istediklerin sonsuza dek içinde kalır;
o toprağın altındadır,  artık onun gözlerinin içine bakamazsın, 
kucaklayamazsın,  ona henüz söyleyemediklerini söyleyemezsin.
Çok uzun yaşadığım ve pek çok kişi yitirdiğim için artık biliyorum ki
ölüler yoklukları ile değil - onlarla bizim aramızda -  söylenmeden
kalmış sözler yüzünden keder verirler asıl.”

Susanna Tamaro
''Yüreğinin Götürdüğü Yere Git''