9 Eylül 2020 Çarşamba

6 Eylül 2020 Pazar

Murat Sevinç - Ağır hasta bir toplumda, şans eseri yaşamak…

 Murat Sevinç'in "Ağır hasta bir toplumda, şans eseri yaşamak…" adlı 02.10.2015 tarihli yazısından

 ....

Hastayız çünkü. Ağır bir şekilde hastalandı bu toplum. Akıldan yoksun. Başına gelebilecek en vahim işlerden biri oldu ve aklını kaybetti. Ne kadar vardı tartışılır ama olan da yok artık belli ki. Yalnızca akıl değil, yaşamlarımızın belli anlarında nadiren karşılaştığımız cüzi miktar ahlakını ve vicdanını, çok nadir de olsa tanık olduğumuz nezaketini de yitirdi.

Ne kaldı geriye? Gelenek görenek mi? Boş geçin bunları. Demokrat Parti’nin son yılları gibi, insanlar camilerini, kahvelerini ayırma noktasına geldi. Biri ‘Allah bir’ dese, diğeri ‘iki’ diyor. Ne geleneği, ne göreneği, ne birlik beraberliği? Bu denli ahmaklık, bu denli aymazlık, bu denli kuralsızlık, bu denli acımasızlık, bu denli saçmalık…

Sonsuz kere yinelense yeri: Her toplumu bir arada tutan, insanların birbirinin gözünü oymadan yaşamalarını sağlayan başlıca üç kural demeti var. Hukuk kuralları, ahlak kuralları ve din kuralları. Bu üçünün ‘kesiştiği’ anlar çok. Örneğin ‘hırsızlık’ fiili gibi. ‘Suçtur’, ‘ayıptır’ ve eğer inanıyorsanız ‘günahtır.’

Bir de ‘çeliştiği’ anlar olur. Çelişme anında öncelik ‘hukuk’kurallarınındır, çünkü arkasında ‘kamu otoritesi’ bulunur. Ahlak dışı bir iş ayıplanır, dine aykırı bir iş dindarlar tarafından kınanır, hukuk dışı bir iş ise diğerlerinden farklı olarak ‘cezalandırılır.’

...

4 Eylül 2020 Cuma

Murat Sevinç - Ben Sizin İnandığınıza İnanmıyorum

Murat Sevinç'in "Ben Sizin İnandığınıza İnanmıyorum" adlı 18.10.2015 tarihli yazısından

....

İşte çok sayıda dindarlık biçiminden biri de sanırım ibadet ile birlikte daha ziyade ahlaki ilkelere vurgu yapılan bir dindarlık. Çocuk yaşta çevrem, namaz kılan, oruç tutan, kurban kesen insanlarla çevriliydi. Rahmetli babamı her sabah kuşluk vakti, soluk sarı bir ışıkta Kur’an okurken hatırlarım. Ramazan’da çevremizdeki işyerlerinde çalışan işçilere iftar yemeği hazırlanırdı evimizde. Yani epey inançlı bir dünya idi ama tanık olduğum inanç, iyi bir şeyler yapmanın değeriyle ölçülüyordu.

Bakın, bir komşumuz çok içki içip hemen her akşam sarhoş narası atardı. Yıllarca sürdü bu durum. Ve o insana bizim mahalleden tek bir kötü söz gelmedi bu zaman zarfında. Bizimkiler de “Olur böyle şeyler, insandır, komşudur” vs. derdi. Ya da ne bileyim, birinin elektriği kesildiğinde “Sevaptır” diyerek ona hiç hissettirmeden faturası ödeniyordu. İlkokula giderken beslenme çantamıza o zaman çok değerli olan ‘muz’ konmuyordu mesela; ‘günah’tır, birinin canı çeker diye. Çevremizde yer alan az sayıda varlıklı insanın da varlığını gözümüze pek sokmadığını hatırlıyorum. Demek ki ‘görgü’ de o inancın bir unsuru yapılmıştı.

Kuşkusuz, bir yanıyla da hiç masum olmayan bir dünyadan söz ediyorum. O yıllarda da insanlara her türlü haksızlık ve işkence yapılıyor, Aleviler katlediliyor, solcular öldürülüyor ve bu kenar semt dindarları olup biteni seyrediyordu. İçten içe destek de veriyordu muhtemelen. Kuşkum yok. Benim sözünü ettiğim daha‘günlük yaşam’a dair şeyler. Bir cenazeye küfredildiğini pek duymamak gibi. İnsanlar en nefret ettiğine dahi, “Allah taksiratını affetsin” demez mi bu kültürde?

O zaman bana ve belki de benim gibilere Allah inancı,‘yapılmaması gerekenler’ üzerinden aktarılmıştı. Çalma, çırpma, hak yeme, adaletsizlik yapma, kul hakkı ile gitme, yalan söyleme, iftira atma ve hatta, tabağında yemek bırakma! Tümü ahlaki/toplumsal alana dair öğütlerdi.

Kuşkusuz ‘din’‘Sünni olmak’ ve ‘Allah inancı’ bu kurallardan ibaret değil; buna mukabil ‘Bunlar da var’ idi. Bütün bir çocuklukta, dürüstlüğün iyi bir şey olduğu belletildi örneğin. Dürüst olmanın dinle doğrudan bir ilişkisi yok, ancak söz konusu haslet ‘dinin de bir gereği’ olarak anlatılıyordu.

Dolayısıyla, bana inanmam gerektiği söylenen Allah, böylesi kuralların mimarıydı bir yandan da. Ya da şöyle söyleyeyim: Şu anda memleketimizde dindar olduğu iddiasındaki ‘kadro’ ve onlara iman etmiş ‘dalkavukları’ her ne yapıyorsa, onun tersinin Allah inancının gereği olduğu söylendi bana! Eh bunlar da‘insanlaşma’ yolunda fena tavsiyeler değildi doğrusu.

Daha önce de defalarca yazdım, din, toplumu bir arada tutan kural öbeklerinden birinin kaynağı. Ayrıca hukuk ve gelenekleri de kaçınılmaz biçimde etkiliyor ve etkileniyor. Haliyle, bir insanın çocukluk devrinde nasıl bir Allah kavrayışıyla tanıştığı son derece önemli. Tabii inançlı dünyalardan söz ediyorum. Bugünkülere, dindar siyasetçilere, yazarlara vs. bakınca, sanki bana anlatılan Allah ile onlarınki tümüyle farklıymış gibi geliyor. İnancı, ‘Bilmem nereme su kaçtı, orucum bozulur mu?’ düzeyine indirgeyip insanı toplumsal bir varlık olarak kavrayan diğer tüm ahlaki/toplumsal ilkelerden bağışık yaşamak mümkün olabiliyor bu yol tercih edildiğinde. Bugün olduğu gibi. Allah inancının gereği olarak anlatılan ‘kul hakkı yeme’ öğüdünden, ‘Parsel parsel sattı’ dindarlığına geçmek, çok da mesafe gerektirmiyor belli ki.

Fazla ‘naif’ bir yazı olduğunun ve çok sayıda başka toplumsal/siyasal değişkeni hesaba katmadığımın farkındayım. Ama başta söyledim, derdim din ve ülke tarihi gevezeliği değil. Dinleri bir yana bırakalım, Allah’a inandığını iddia eden insanların şu haline bakınca… Paçavralarının attıkları manşetlere, yazarlarının yorumlarına, pespayeliklerine… Paramparça edilmiş onlarca güzel insanın ölümünden zevk alanlara… ‘Bunlar zaten HDP’liymiş oh olsun’ ya da ‘Oy artırmak için kendilerini öldürüyorlar’ diyenlere… ‘Her yerde oluyor bu ölümler, büyütmemek gerek’ buyuranlara… Bırakalım siyasi analizleri, anayasayı, hukuku, bu insanların inandıklarını iddia etikleri Allah ile bana anlatılanın emrettiği ilkeler arasında bir benzerlik dahi yok. Hani ‘İslam’ın şartı beş, imanınki altı’ diye başlıyorlar ya söze, vallahi kusura bakmasınlar ama o şartlar için evvela ‘insan’olmak gerekiyor. Kürt, solcu, Alevi ölünce sevinen, parçalanmış gençleri stadyumda yuhalayan, caniliğe mazeret arayan zavallı ırkçıların benimsediği ‘şart’, beş olsa ne olur, yedi olsa ne olur.

Merak da etmiyor değilim aslında, yarın bir gün o çok önem verdikleri ‘mahşer günü’ gelip çattığında, ölen çocuklara dahi sevinebilen bu alçaklar güruhu, paçayı kurtarmak için araya kimi koyacak? Hangi belediyeden torpil, hangi kurumdan daire başkanı, hangi emniyetten amir bulacaklar? O ‘hiç akıllarından çıkarmadıklarını’ iddia ettikleri hesap gününden söz ediyorum, Kazlıçeşme mitinginden değil.

Bana anlatılanın, yanlış olmadığı kanısındayım. Bu sınır tanımayan sefillerin inandıklarını iddia ettikleriyle müşerref olmadığım içinse kendimi şanslı hissediyorum.

Hâl böyleyken herkesin şu alçalmış, ırkçı ve mezhepçi olup asgari edep duygusundan dahi yoksun insanlar gibi düşündüğü yanılgısına düşmeden, hiç kimseyi küçük görmeden, insanların onurunu incitmeden, inançlı kesim içinde halen olduğunu ve seslerini hiç duyuramadıklarını çok iyi bildiğim dürüst ve duyarlı yurttaşlarla birlikte, hep birlikte kuracağız her ne kuracaksak.

İnsan, çileden çıkıyor hakikaten böylesi acımasızlık ve alçalma karşısında. Buna mukabil dürüst yurttaşın, izan sahiplerinin nefreti körükleme lüksü yok. Nefret duygusu, içimizde çığ gibi büyüse de. Böyle bir lüksümüz yok. Olmamalı. Önce kendimizi ikna etmeliyiz. Yaşayacağız. İnsan gibi ve birlikte yaşayacağız. ‘Bunlara’rağmen, birlikte yaşayacağız.

Alçaklık hep ve her yerde vardı. Onların sesini bastırmak mümkün. Her bir iyi, dürüst, vicdan sahibi, insancıl yurttaşın kıymetini bilerek, enayice mücadele edeceğiz…

Başka çare var mı? Varsa, ne?

30 Ağustos 2020 Pazar

Kutlu Osun !!!



 

5 Haziran 2020 Cuma

Aramızda Fark Var - Rıfat Serdaroğlu


fat Serdaroğlu'nun 07.08.2010 tarihli "Aramızda Fark Var" adlı yazısından bir bölüm, hoşuma gitti paylaşayım... 

*Biz, oturduğumuz koltuğa “Şeref” verenleriz, şerefimizi oturduğumuz koltuktan alanlardan değiliz.
*Biz, tarih boyunca 16 Türk Devleti kurmuş, Türkiye Cumhuriyeti Devletini de sonsuza kadar yaşatmaya kararlı, binlerce yıllık devlet tecrübesi olanlarız.
*Biz, 2219 yıl evvel kurulmuş bir orduya sahip çıkmaya and içenleriz.
*Biz, Atatürk’ü sevenleriz, ondan ve fikirlerinden ışık alanlardanız.
*Biz, bu ülkenin bir ağacını dahi isteyenin, şanlı Türk Bayrağımızın yanına başka bayrak dikmek isteyenlerin kafalarına, gök kubbeyi geçirmeye kararlı olanlarız.
*Biz, binlerce yıldır beraber yaşadığımız insanlarımızı ayırmaya, bölmeye çalışan dış güçlerin uşağı-katiller sürüsü-uyuşturucu kaçakçısı-organ kaçakçısı- gaspçı çetenin gerçek niyetini çok iyi bilenleriz.
*Biz, siyaseti halka hizmet için yaparız. Villalar-Gemiler- Pırlantacılar- Medya Grupları-Rafineri sahibi olanlardan değiliz.
*Biz, Allahtan korkar, kuldan utanırız. Ekmek yediğimiz bu vatanı aziz biliriz. Bu vatan için seve, seve can veririz.
*Biz Lâik Cumhuriyet ve Kubilay deyince içi titreyenlerdeniz, Kubilay’ın kafasını kesenlerin torunları olmakla iftihar edenlerden hiç değiliz.
*Biz para ile toprak satın alınabileceğini, ama asla “Vatan” satın alınamayacağını bilenleriz.
*Biz, Pozitif hukuka,tek eşliliğe, Laik Cumhuriyete, Sosyal Hukuk Devletine, aydınlığa, çağdaşlığa, çalışmaya, ilerlemeye, zenginleşmeye, inancımızı sadece Allah rızası için yaşamaya karar vermiş bu güzel ülkenin özgür bireyleriyiz.
*Biz, kadını eve kapatan, onu köle gibi kullanan, hor gören,dayak atanlardan asla ve asla olmadık, olmayacağız.
Biz Ege’nin Zeybeğiyiz, Trakya’nın Horasıyız, Batı Akdeniz’in Teke Zeybeğiyiz, Akdeniz’in Kaşık Havasıyız, Karadeniz’in Horonuyuz, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun Halayıyız, İç Anadolu’nun Bozkır’ının Halayıyız, Erzurum’un Ata bar’ıyız, Tokat’ın Elliğiyiz, Kuzey Doğu Anadolu’nun Kafkas oynayanıyız.
Biz Anadolu’yuz,
Biz Türkiye’yiz.
Biz, “Ne Mutlu Türküm Diyene” sözünü gururla söyleyenleriz.
Biz size benzemeyiz, siz de bizi anlayamazsınız. Onun için “Aramızda çok ama çok fark var”.

* * * 

Bir de başka bir yazısından alıntı:

Ve lütfen şunu hiç unutmayınız; “Parayla satın alamayacağınız tek şey vatandır, ne kadar paranız olursa olsun eğer vatanınız yoksa o paranın tuvalet kağıdından farkı yoktur.”